Kişi adları üzerinden Türk tarihini yorumlayan Uşaklı Yazar Sadık Uşaklıgil, yaptığı açıklamada; “Böyle bir tarih yazmak mümkün mü? Yüzlerce yıl önce kullandığımız kişi adlarını bugün de çocuklarımıza verdiğimiz öne sürülebilir buna karşı. Örneğin Ayşe, Muallâ, Emine, Fatma, Süleyman, Osman, Mustafa, Enver, hatta Oğuz, Mete, Atilla, Cengiz... Bu isimler yaşadığımız birçok farklı dönemde vardılar, hâlâ varlar ve olasılıkla gelecekte de uzun süre var olacaklar. Ama bir de ad vermede uyduğumuz modalar, genel eğilimler var. İşte bu eğilimler üstünden bir Türk tarihi taslağı yazılabilir gibi geldi bana. Birlikte deneyelim mi, ne dersiniz” dedi.
Yahudilerin büyük ölçüde daha eski Mezopotamya efsanelerinden aldıkları ve Hristiyanlıkla Müslümanlığa aktardıkları efsaneye göre ilk Türk, Nuh’un oğullarından Yasef olduğuna değinen Uşaklı Yazar Sadık Uşaklıgil; “Türkler, Moğollar, Finler ve Macarlar hep onun soyundan geliyormuş. Diğer oğulları, Afrikalı ulusların atası Ham ve Samî ırkların, yani Arap ve Yahudilerin ataları Sam’dır. Gördüğünüz gibi Germenik halklar, Latinler, sarı ırktakiler unutulmuş bu efsanede. Birçok kaynaktan öğreniyoruz ki eski Türklerde bir ad almak için bir iş başarmak gerekiyor. Boğaç Han gibi meselâ, bir boğayı bir yumrukta öldürmeniz gerekirdi. Acaba eski Türklerin arasında 50-60 yıl yaşayıp hâlâ adları olmayan insanlar var mıydı? Öyle ya, herkes başarılı bir iş yapabilecek değil ya” şeklinde konuştu.
Ad vermekle ilgili, belki şaman inanışlarından kalma başka geleneklerimiz de var diyen Yazar Uşaklıgil; “Bugün bile daha önceki bütün çocukları öldüğü için son doğan çocuğa ‘Yaşar’ adını, hep kız doğmuşsa, son doğan kıza ‘Yeter’, ‘Döne’ veya ‘Dursune’ adını vermek böyle bir âdet. Bunların en çarpıcı olanları ‘Satı’ ve ‘Satılmış’ adlarıdır. Eski Türk inanışında Gök Tanrı’nın oğullarından biri ve yer altı dünyasının egemeni kötü tanrı Erlik ( Yerlik) bazen bir ocağa düşman kesilir ve o ocakta ne zaman bir çocuk doğsa gidip öldürürmüş. Atalarımız da çocukları üst üste ölü doğuyor veya kısa sürede ölüyorsa, yeni doğan çocuğu birkaç günlüğüne komşu çadıra verirler, sonra o çocuğu güya ‘satın alırlardı’. Bu çocuklara Satılmış, Satıldı gibi isimler verirlerdi. Erlik de artık o çocuğun, başka çadırda doğduğuna inanır, ona dokunmazdı. Tanrı’yı kandırabileceğimizi sanma huyu eski Türklerden kalma anlaşılan” ifadelerini kullandı.
Yaptığı açıklamada eski Türk isimlerine yer veren Yazar Uşaklıgil, “Akman, Artuk, Aykaç, Bumin, Bakırsokum (Merih gezegeni), Celasun, Dumrul, Ediz, Gökhan, Ayhan, Gültekin, Tigin, Hatun (Katun), Kutay, Kayra, Olcayto, Selçuk, Sencer, Toygar, Ulaş, Ural, Yüreğir, Hayme,Gül, Balçiçek o Kök Tengrici dönemlerimizden kalma isimlerin bazıları. Çoğunu hâlâ kullanırız. Köktengrici Türklerden geniş bir grup Musevîlik dinine geçmişti. Bunlara Hazar’lar diyoruz. 7-11nci yüzyıllar arasında Hazar Denizi çevresinden doğu Avrupa’ya kadar yayılan güçlü bir imparatorluk kurmuşlardı (Hazar Kağanlığı). Doğal olarak Tevrat’ta geçen isimler aldılar. Birçok Türk boyu, bu imparatorluk çatısı altında yarı bağımsız sayılabilecek bir göçebe yaşamı sürdürüyordu. Hazar Kağanlığı zayıflayınca Kök Tengrici Türkler Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki bölgede daha bağımsız Oğuz Yabguluğu devleti kurmuşlardı. Yabguluğa bağlı boylardan Kınık Boyu’nun beyi Selçuk Bey, Oğuz Yabgusu’yla bir anlaşmazlığa düşünce yaşadıkları Yenikent bölgesinden binlerce çadırlık halkını toplayıp daha batıdaki Cend şehri (bugünkü Kazakistan’da) civarına göçtü. Bu bölge halkı daha önceden Müslüman olmuşlardı. Selçuk Bey de obasıyla birlikte Müslümanlığa geçtiğini ilân etti. Bey hangi dindenim derse, binlerce çadırlık halkı da o dindenim diyecekti el mecbur. Artık ne kadar olabildilerse” sözlerini kullandı.
Selçuk Bey, bölge valisinden halkına Müslümanlığı öğretmeleri için hocalar talep ettiğini dile getiren Yazar Uşaklıgil, “ Ancak Oğuz Yabgusunun vergi memurları, daha az olsa da, bu bölgeye de ulaşıyorlardı. Selçuk Bey ‘Müslümanlar Müslüman olmayanlara vergi vermezler’ diyerek Oğuz yabgusuna savaş açtı. Onlar hâlâ Tengriciydiler çünkü. Selçuk Bey’in obasının esas ekonomik faaliyetleri hayvancılık ve yağmacılıktı. Müslüman olduktan sonra Müslüman olmayanlara karşı ‘cihad’ adı altında saldırırsanız meşrû bir halt- pardon iş- yapmış oluyordunuz. Eh, savaş söz konusu olunca ‘ganimet’ almak da dünden meşruydu zaten. Selçuk Bey ve Kınık obasının bundan sonraki işleri bu verimli bölgede hep rast gitti, Selçuk’un Tuğrul ve Çağrı adlarındaki yetenekli torunları biri doğuda, diğeri batıda topraklarını genişleterek Abbasîlerden sonra İslam coğrafyasında oluşan boşluğu dolduran Maveraünnehir’den ta Anadolu’ya kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurdular” dedi.
Tuğrul ve Çağrı’nın çok güzel öztürkçe adlar olduğunu ifade eden Yazar Uşaklıgil; “Yani Selçuk’un torunlarına nedense Müslüman adları konmamıştı. Peki ‘Selçuk’ isminin kökeni neydi? Hem erkek, hem kızlara verebildiğimiz bu adın Türkçe kökenli olduğu anlaşılıyor. Dilbilimcilerin kimilerine göre küçük sel anlamına gelen ‘sel + cik’ kök ve ekinden gelmiştir. Kimileri ise sözcüğün kökenini temiz anlamındaki ‘sil’ köküne bağlıyor. Ama Selçuk’un oğullarının isimleri çok ilginç : Mikâil, Musa, İsrâil ve Yınal. Hiç kuşkusuz, Kınık obasının Hazar Kağanlığı’na bağlı olduğu dönemlerden kalma adlar bunlar” şeklinde konuştu.
İlk Selçuklular’ın Yahudilik, Müslümanlık ve Tengricilik arasında kafaları çok karışık durumda olduğunu yorumlayan Uşaklıgil; “Selçuk’un torunlarının isimleri de şöyle: Çağrı, Tuğrul, Kutalmış, Tegin, Hasan, Yaşar, Börü, İbrahim Yanal, Ertan. İkisi hariç çok güzel Türkçe adlar değil mi? Ama Hasan ve İbrahim de girmiş araya. Bu, bütün bu bölge Türklerinin artık yollarına Müslüman olarak ve Arap kültürünü yavaş yavaş benimseye benimseye devam edeceklerini gösteriyor. Nitekim, bugüne kadar öyle oldu. Bir sonraki yazıda bugüne doğru adları izlemeye devam edeceğim” ifadeleriyle konuşmasını bitirdi.


