Osmanlı devletinin son dönemlerinde toprakların üretici sınıfını oluşturma gayesi için önemli bir unsur olan aşiretlerin iskânı konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde de en önemli sorunlardan olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son döneminde kurulan heyetin raporları doğrultusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 Mart 1925 tarihinde aşiretlerin Dâhiliye Vekâleti yetkisinde olmak üzere iskân edilmeleri hakkındaki kanunun kabulü başvekâlete bildirilmiştir. Başvekâlet de konunun biran önce başlatılması için Dâhiliye Vekâleti’ne görev verilmiştir. Aşiretlerin iskânı için çıkarılan kanunlar gereğince vilayetlere gönderilen resmi yazı ile bölgelerinde bulunan Yörük aşiretinin nüfusu, yaylak-kışlak alanları ile ilgili bilgiler rapor halinde talep edilmiştir. Kütahya ilinde bunun yanında Uşak kazasının Uluğbey(Ulubey) nahiyesindeki Hanyeri, Selendi(Manisa), Süleymanlı(sülümenli), Bekimiş(Bekdemir sanırım), Geran(Kıranköy), Akramaz(?) ve Kadrancık(Eşme) köyleriyle kazanın Hamidiye ve Karaağaç mahallerinde 8000 civarında aşiret bulunduğu, bunların kışın Murat dağında yazında Alaşehir ile Salihli civarında olduğu belirtilmiştir. Bu aşiret nüfusunu hepsinin Uluğbey nahiyesinde iskân olunamayacağı, bu nüfusun 4000 kişisinin kaza  dâhilinde kalanının da Alaşehir ile Salihli de iskân olunabileceği bildirilmiştir. 1926’da düzenlenen iskân muhtırasına göre ise konargöçer aşiretlerle bütün göçebelerin, dağlık ve ormanlık yerlerde olan köylülerin müsait yerlere iskânı, haneleri çok dağınık olan bazı köylerin uygun merkezler etrafında toplanması ve denetim altına alınmasına karar verilmiş bu kanunla devletin muhacir iskânı işlerinde takip edeceği siyaseti de kapsamlı şekilde tanımlamıştır. Aynı yıl içersinde bu yasa gereği 51.397 kişilik nüfusa sahip 44 Türk aşireti, 90.899 kişilik nüfusa sahip 48 Kürt aşireti ve 25.760 kişilik nüfusa sahip 6 Arap aşireti olmak üzere toplamda 168.056 kişi iskân programına dahil edilmiştir. Şükrü Kaya, 14 Haziran 1934 tarihli Meclis konuşmasında iç iskân meselesinde bu yasanın düzenlenme sebebini; “Arzettiğim gibi memleketimizde bir milyondan fazla göçer vardır. Yarım veyahut daimî göçer... Şarkta, garpta, hatta Adana’da. Antalya’da, Muğla’da. Burdur’da, Isparta’da bile göçenler vardır. Bunların her biri bugün muzdarip bir haldedir. Bunlar insanî, ahlâkî, millî ve siyasî terbiyeden mahrum kalıyorlar. Kendilerine Cumhuriyetin nimetleri hâlâ yetiştirilememiştir. Aralarında ne bir hâkim, ne bir hekim ne bir muallim vardır. Bunları böyle rüzgâra kapılmış yapraklar gibi kopup oradan oraya sürüklendiğini görmek, çok acıdır” İskân politikasının ekonomik yönünden başka bir de ideolojik yönü bulunmaktadır ki bu da denetim altına alınamayan ve cumhuriyetin kazanımlarından yeterince faydalanamayan nüfus kesafetini azaltmaktır. Bu güne kadar hayat tarzlarını değiştirmeden varlıklarını koruyan Konar-göçer aşiretleri şehirleşme sürecinin hızlandığı 1960 yıllardan itibaren hareket edemez bir noktaya gelmiştir. Bu süreçte hem tarım arazilerinin hem de yerleşim alanlarının, aşiretlerin yüzyıllardır kullandığı yaylak ve kışlak yolları üzerinde genişlemeye başlaması Yörük – Türkmen aşiretlerinin de artık konar –göçerlikten vazgeçme durumuna geldikleri sonucunun doğurmuştur. (MELİKE PANCARCI)

Muhabir: Uşak Haber Gazetesi